www.Reisim.Net
Tempo dergisi röportajı
Sedat Peker'in geçtiğimiz günlerde Tempo dergisinde yayınlanan röportajının orjinal metnidir
Tempo: Cezaevi günleriniz
nasıl geçiyor? Mesela bir günününüz nasıl geçiyor? Ayrıca bulunduğunuz ortamı da
ayrıntılı olarak anlatır mısınız? Mesela okuduğunuz kitaplar nelerdir? Gazete
dergi okuyup televizyon izleyebiliyor musunuz?
Sedat PEKER: Cezaevinde günlerim ruhsal olarak huzurlu, tempo olarak ise yoğun
geçmekte. Burada yaşadığım bir günü özetlemek istersem genelde sabah saatlerinde
kalkmış oluyor, kahvaltıdan sonra da öğle vaktine kadar günlük gazetelerimi
inceliyorum. Saat 12:00’ den sonra 13:30’a kadar yani öğle arası diye
adlandırdığımız zamanda ise omuriliğimdeki sağlık problemlerime iyi gelecek olan
kültür fizik hareketlerini yapıyor, daha sonra 13:30’ da avukat görüş odasına
geçiyorum. Saat 17:00’ ye kadar gelen avukat arkadaşlarımızla görüştükten sonra
saat 17:00 gibi tekrar koğuşa döndüğümde zaten gelen mektuplarımız teslim
edilmiş oluyor. Mektupları okumayı gece yarısına kadar ancak tamamlayabiliyorum.
Gece yarısından sonraki zamanı ise kitap okuyarak değerlendiriyorum. Bu sistemin
içinde bir aksama olduğunda ise yani boşa vakit çıkarsa onları da kitap okumak
için kullanıyorum.
Bulunduğum ortamı detaylı anlatmak istesem bile fiziki olarak çok fazla detay
verebilmem mümkün değil. Çünkü demirden ve betondan oluşan iki katlı mimari
yapının içindeyiz. Bir de küçük de olsa bahçe diye adlandırdığımız her tarafı
betondan üstleri de çivili telden oluşan alanımız var. Akşam saatlerine kadar bu
bahçeyi kullanabiliyoruz. Koğuşun metrekaresi küçük olduğu için bu küçüklüğe
uyumlu olarak mini buzdolabımız bir de 37 ekran televizyonumuz var. Daha fazla
ayrıntı vermek isterim ama fiziki yapı olarak başka söyleyebileceğim maalesef
bir şey yok.
Okuduğum kitap türleri ise kişisel gelişim, tarih, biyografi, otobiyografi,
roman yani her çeşit kitabı okuyabilmek gayretinde oluyorum. Zaten dışarıda
özgür olduğum anlarda da düzenli bir okuyucu olma gayretindeydim. Kitap ismi
vermem gerekirse (sorunuzdan bunu anladım) burada okuduğum ve üzerimde etkisini
bırakan bazı kitapların isimlerini söylemek isterim.
1-)Bir gün tek başıma- Vedat Türkali
2-)Ezilenler- Dostoyevski
3-)Çanlar Kimin İçin Çalıyor- Hemingway
4-)Her Şey Seninle Başlar- Mümin Sekman
5-)Hayatınızın en güzel yılı- Debbie Ford
6-)Balzac-Goriot baba
7-)Ve tabiî ki başyapıt olarak Turgut Özakman’ ın Şu Çılgın Türkler kitabı. Ali
Koç ve Yusuf Koç isimli beyler tarafından hazırlanan ‘Bağbuğ Atatürk’ ve ‘Tarihi
Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk’ isimli kitapların ise
isimlerini anmaktan ayrıca bir zevk duyarım.
Günlük gazetelerimizi haftalık, aylık dergilerimizi temin edebiliyoruz.
(Bu bizim için tabii ki çok iyi bir şey.) televizyon izleyiciliğimle ilgili
şunları söylemek isterim. Galiba ben tutuklu değilken de iyi bir televizyon
izleyicisi değildim. Burada da aynı şekilde devam ediyorum. Ana haberleri ve
birkaç tartışma programını dizi olarak da Avrupa Yakası’ nı takip ediyorum.
Tempo: F tipini cezaevini normal cezaevleriyle kıyaslarsanız arada ne gibi
farklar var?
Sedat PEKER: Tabii ki arada çok fark var. F tipi cezaevlerinin birçok Avrupa
ülkesinde yasaklandığını biliyorum. O cezaevlerinde daha önce yatmış olan
mahkûmların röportajlarını tercüme ettirip inceledim. Onların da yüksek oranda
hafıza kaybı, karamsarlık ve yoğun gerginlik yaşadıklarını öğrendim.
Galiba bu sorunlar, F tipi cezaevlerinin mimarisinden kaynaklanıyor. Aynı
etkiler bende ve muhabbet ettiğim diğer tutuklu arkadaşlarımızda da var. Çare
olarak unutkanlığı engellemek için Ginko Biloba kullanıyor ve çeşitli bulmacalar
çözüyorum, karamsarlık psikolojisinden etkilenmemek için de gıda takviyeleri
alıp kişisel motivasyon ve gelişim kitapları okuyorum. Normal cezaevlerinde bu
tip sorunları hiç yaşamıyorduk bence bunun sebebi birçok farklı insanla
görüşebilme imkânımızın olmasıydı. Bu görüşmeler esnasında duygusal paylaşımlar
yaşayabilmemizdi( Ailelerimizle dostlarımızla ilgili anlatımlar)
F tiplerinin güzel yanı ise mekanik bir saat gibi devamlı işleyebilmesi, yani
sistemin hiç tıkanmaması, ayrıca tüm personelin yüksek okul mezunu olmalarından
dolayı tutuklulara hitabetlerinin ve davranışlarının gayet iyi olması.
Tempo: Serbest kaldıktan sonra gıyabınızda tutuklama kararı çıkarıldı. Siz,
kendi isteğinizle, teslim olma kararı aldığınızda bu kadar yatacağınızı tahmin
ediyor muydunuz? Ne zaman tahliye olacağınız hakkında fikriniz var mı?
Sedat PEKER: Cezaevinden ne zaman tahliye olacağımı, mahkeme heyetinden ve Yüce
Allah’ tan başka kimsenin bilmesi mümkün değil.
Sorunuzun diğer bölümüne vereceğim cevap ise; teslim olma kararı aldığımda bu
kadar yatacağımı tahmin etmemiştim.
Gerçi iyi ki tutuklanmışım, iyi ki F tipi cezaevine gelmişim. Belki sizler de
yaşamışsınızdır hani her insanın hayatın da kötünün kötüsü diye
adlandırabileceği bir dönemi vardır ya, (ruhsal olarak) ben gerçekten
tutuklanmadan önce dışarı da o dönemi yaşıyordum. Tutuklanıp buraya gelmeseydim
6 ay, bilemediniz 9–10 aylık bir zaman dilimi limitim kalmıştı. Yani çıldırma
noktasındaydım. Bu kadar kişi bana kötülük yapmak için uğraştılar, didindiler,
mücadele ettiler; sonucunda ise bana ne kadar büyük bir iyilik yapmış oldular.
Şimdi kim bilir sizin sorduğunuz bu soruları cevaplamak yerine Mazhar Osman’ ın
heykelinin yanında ziyaretçilerin getirdiği sigaraları içiyor olacaktım. Tabii
bana kötülük yapma amaçlı bu iyiliği yaptıkları için bu zincirde yer alan
kimseye teşekkür etmiyorum. (Hileli tahkikatlarla adli mercileri yanıltmaya
çalışanları).
Sigara insan ömrünü 7–8 sene kısaltıyormuş, takriben bir sene önce sigarayı
bıraktım, o kötü dönemimde nerdeyse avuçla kullandığım anti-depresanların
isimlerini bile unuttum. Cezaevinde kaldığım süreyi, sigarayı bıraktığımdan
dolayı uzayan ömür dilimimden düşersem yine epeyce karda oluyorum.
Galiba buna en kötü şartlarda bile kâr elde edebilme başarısı diyorlar.
Tempo: Cezaevinden çıktığınızda hayatınızda ne gibi bir değişiklik, farklılık
yapmayı ve yeni planlar düşünüyorsunuz?
Sedat PEKER: Şu an incelemelerim devam etmekte kanunen suçlamalara karşı
mahkemelerde kullanabileceksem 24 saat noterle beraber yaşamayı düşünüyorum.
Görüşmelerimi (telefonla ve yüz yüze fark etmez noterin huzurunda yapacağım)
Tabii yatak odasına noteri nasıl alalım o da ayrı bir sorun. (Almayacağımız
kesin) Gerçi tahkikatı yapan arkadaşların yatak odası maceralarına karşı özel
bir ilgisi var. Orada noter olmadığı için yine bir sürü playboy hikâyeleri
uydurdular.(Olanı olmayanı)
Bundan 5 sene önce yatak odama gizli kamera koymuşlardı buldum ve savcılığa
şikâyet ettim, halen savcılıktan cevap bekliyoruz.
Yatak odası meraklarının mazisi anlayacağınız üzere eskilere dayanıyor. Sorunuza
tekrar dönersek ben olabilmek için hayatım boyunca bedel ödedim. Bedeli ödenerek
sahip olduğum hiçbir şeyi değiştirmeyi düşünmüyorum. Yaşadığım sürece de
düşünmeyeceğim.
Tempo: Cezaevinde olduğunuz için işleriniz etkilendi mi? Bu anlamda yaşadığınız
sorunlar nelerdir?
Sedat PEKER: İşleriniz etkilendi mi diye soruyorsunuz ama maalesef etkilenecek
iş bile kalmadı ki. Adam bana arsa satmış diye gözaltına alıyorlar. Niye sattın?
Cevap veriyor;” Bu beyefendiye arsa satmak yasaksa, siz niye vergi ruhsatı
veriyorsunuz? Siz devlet olarak kabul ediyorsunuz da ben niye birey olarak
muhatap kabul etmeyeyim?” Şirketlerin maliyecisinden çaycısına, çaycısından
müşterisine kadar herkes gözaltına alınırsa kimse benle iş yapar mı? Cevap çok
basit tabii ki yapmaz. Has-bel kader tahliye olursam bir süre geçtikten sonra
gazeteler yazar; Sedat Peker hiç vergi vermemiş, vermiyor ben de gülerim buna
hem de çok. Başka ne yapabilirim ki?
Tempo: Cezaevinden çıktıktan sonra ilk yapmak istediğiniz şey nedir?
Sedat PEKER: Gençliğimin ilk yıllarından beri cezaevi kültürüne uzak değilim, bu
sayede de özlemin insanın canını acıtabileceğini birçok kez yaşayarak öğrendim.
Bu yüzden tahliye olacağım ana kadar özlem duygumun tamamını beynimde bloke
ettim.(tekrar acı çekmemek adına)
Tempo: Hayaliniz nedir?
Sedat PEKER: Bildiğim kadarıyla dünya tarihi boyunca bulunmuş en eski yazıt,
Gılgamış Destanı’dır. Bu destanın sonunda yer alan ancak ölümsüz bir isme sahip
olunabileceği gerçeği aklı başında olan herkesin hayalidir. Hayalim, yaşarken
önemli ve onurlu biri olmak bu dünyadaki misafirliğim bitince de saygıyla
anılmak diyebiliriz.
Tempo: Televizyon programlarında kendinizin bir hiç olduğunu söylemenizin sebebi
nedir?
Sedat PEKER: Aslında benim kullandığım hiçlik tanımı anlaşıldığından biraz daha
farklı galiba, çünkü ben tüm tevazusuna ve ruh teslimiyetine karşı hiç
olabilmenin farklı büyük bir güç olduğuna inanıyorum. Bir hiçin bu dünyada
kaybetmeyi göze alamayacağı bence hiçbir şeyi yoktur. Bu da demek oluyor ki Yüce
yaratıcının haricinde onun üzerinde hiçbir güç bulunmamaktadır. Hiçlik tanımıyla
hayata bakışımı özetlemek istersem bu cümlenin yeterli olacağını sanırım.” Bir
piç olup imparator olmaktansa, onur sahibi bir hiç olmayı tercih ederim.”
Tempo: Türbelere olan ilginizin sebebi nedir?
Sedat PEKER: Aksiyonu bol olan hayatı tercih eden kimselerin, travma gibi
sorunlar yaşamaları kaçınılmazdır. Bunun sonucunda, psikiyatriste de
gidebilirsiniz psikoloğa da. (tabii bazı şeyleri paylaşmamak kaydıyla)
Yaşadıklarımızın tamamını paylaşamayacağınız için bu ziyaretlerinizin sonucunda
çok iyi bir netice alabilmeniz bence mümkün değil, bu yüzden artık doktorunuz
siz oluyorsunuz.
Türbelerde yatan kişiler çevrelerindeki insanların sevgilerini takdirlerini
kazanmamış olsalar uzun yüzyıllar boyunca unutulmuş olurlardı. Unutulmayıp
sevgiye layık görüldüklerine göre iyi birer insan oldukları bence tarihi
gerçeklerdir. Ben iyi insanların kabirlerinin de, ruhlarının da, çevrelerine
pozitif enerji yaydığına inanırım. Ayrıca mekânları ziyaret etmek (özellikle
geceleri) sünneti seniyedir. Kabirler bize pozitif enerji verirken hem de ahiret
hayatını hatırlatırlar.(yani ölüm de var) Kendimle ilgili olarak “majiyenim”
diyemesem de majiyle ilgili bilgi sahibi olduğumu zannediyorum. Düşsel
seyahatlere inanıyor ve yaşayabildiğimi hissediyorum. Düşsel seyahatler için
bence en uygun mekân türbelerdir. Türbelerden daha huzurlu bir mekânın
olmadığını zannediyorum. Varsa da ben bilmiyorum. (Ülkemizde Aliester Crovley
ismi majiyle ilgili ön plana çıkarıldığı için halkımızda da majiye karşı haksız
bir önyargı oluşmuştur. Mesela Salvador Dali de, Picasso da, maji kültürüyle
ilgilenmiştir. Ama ülkemizde de sadece Aliester Crovley majiyen olarak bilinir
ve hatırlanır, kendisine duyulan antipatinin de maji kültürüne karşı önyargı
olarak yansıdığını görüyoruz.)
Tempo: Hayatınızın hiçbir döneminde keşke cezaevine girmeseydim dediğiniz oldu
mu?
Sedat PEKER: Şu an içinde bulunduğum F tipi veya başka tarz cezaevleri için öyle
bir şey söylemedim. Benim içine girmek istemediğim cezaevi bazı insanların
korkaklık, cimrilik, yalakalık, vefasızlık gibi hastalıklı düşünceleriyle
beyinlerinin içinde oluşturdukları ve hiçbir zaman kurtulma şanslarının olmadığı
sanal cezaevleridir. Henüz çocuk yaşımdayken böyle bir cezaevine girmeyi
reddettim. Korkunun yerine cesareti, cimriliğin yerine cömertliği, yalakalığın
yerine dik duruşu, vefasızlığın yerine de dostluğu tercih ettim. (F tipinde
bulunan şahsımın mı, yoksa hastalıklı düşünceleriyle beyinlerinde oluşturdukları
sanal cezaevinde yatan insanların mı, gerçek mahkum olduğunun kararını
yüreklerini kaburgalarının arkasından çıkarıp avucunun içine alabilecek cesareti
olan kişilerin hâkimliğine bırakırım.)
Tempo: Kendinize ‘Ruh Adam’ diyorsunuz?
Sedat PEKER: Çocukluğumun ilk yıllarından bugüne kadar ciddi olarak aidiyet
sorunu yaşayan birisiyim. Bu duyguyu hayatının bir döneminde tabii ki her insan
yaşar, fakat benimki galiba biraz farklıydı. Ailem benim ailemdi, mahalledeki
arkadaşlarım benim arkadaşlarımdı. Onları çok seviyordum ama adlandıramadığım
bir şey vardı. Mesela arkadaşlarıma devamlı sorardım “ Nefes alınca ne
hissediyorsun? Sıcağa dokununca ne hissediyorsun? gibi, nedense kendimin
onlardan farklı şeyler hissettiğine inanırdım. Mesela hiç kimse Kızılderili
olmak istemezdi. Bu yüzden kura çekilirdi, ben kura çekmeden Kızılderili olan
tek çocuktum.(şu anda da yatağımın başucunda Kızılderili öğretileri asılı.) Ve
bir yerlerde birbirimizi çok iyi anlayacağımız insanların var olduğuna her zaman
inanırdım. Normal biri olmadığımı biliyor ve de hissediyordum. ( Hayatımın
hiçbir döneminde de normal olmaya gayret göstermedim ve asla normal olmak
istemedim.) ”Psikiyatrideki tüm hastalıklar bana uyuyor mu?” Diye inceledim.
Şizofren, paranoya gibi. Maalesef uymadıklarını gördüm. Tabiî ki ait olduğum
yeri bulabilmek adına verdiğim mücadelenin ilk basamaklarıydı bunlar, sonraları
Hindu keşişlerinden, Tibet lamalarına, Asya Şamanlarından, Güney Amerika’ da ki
Ant Şamanlarına, Kızılderili öğretilerinden Freud’ un psikanaliz temel
ilkelerine ya da psikolojik tedaviye farklı öneri getiren Abraham Maslow’ un
Hümanist psikolojisine kadar birçok farklı öğretiyi inceledim. Neticede bu
dünyaya bedenen tam olarak geldiğime ancak ruhumun bedenimle buluşmadan önce
yara aldığına, bir parçasının zarar gördüğüne (ufak çocukken dikenli telden
atlayınca pantolonun bir parçasının kopup telde kalması gibi) kanaat getirdim.
Bence dünyanın bir yerlerinde bu şekilde yaşayan birçok insan var. Bizler aynı
kulübün üyeleriyiz ancak fiziken kulübümüzün kurulması ve bizlerin buluşması şu
ana kadar mümkün olmadı. Bu yüzden kulübümüz kurulana ve ismi belirlenene kadar
“Ruh Adam” sıfatını kullanıyorum. “ Tabii kimse için mahsuru yoksa!”
Tempo: Geçmişe dönüp keşke yapmasaydım dediğiniz şeyler var mı, varsa nelerdir?
Sedat PEKER: Mutlaka her insan hayatı boyunca birkaç kez bu sözü söylemiştir.
Hatırlayınca halen daha utandığım ve mahcup olduğum 2 olayı sorunuza cevap
olarak yazmak isterim. Birincisi Adapazarı depremi zamanında oldu. ben ve
arkadaşlarım o kötü günlerde elimizden geldiğince iyi bir şeyler yapma
gayretindeydik. Bir arkadaşımız bizim tesisleri herkes kendi reklâmı için
sahipleniyor isim yazalım deyince ben de öyle bir şey olmaz ayıp olur dedim.
Daha sonra birkaç arkadaşımız ısrar edince ismimin yazılmasına onay verdim. Daha
açıkçası galiba nefsime mağlup oldum.
İkincisi ise Bulgaristan’ da kaçak olmayan yasal avda yaşadıklarımdı. Bu avda 2
geyik vurdum derece yaptığım için altın madalya da aldım.(10 sene önce) Ancak o
günü hatırlayınca halen daha canım çok acır. Hayvanın çok yaşlı olmasını kendime
devamlı hatırlatmamın da ayrıca onu vurduğumuz için devlete ödediğimiz paranın
yaban hayatına harcanacak olmasının da çektiğim acıyı hafifletmeye hiç etkisi
olmadı. Birincisi hayır için yapılan tesislere her ne olursa olsun isim
yazmamalıydım. İkincisi zararsız ve güçsüz olan hiçbir şeye zarar vermemeye söz
vermiş olan ben o geyikleri asla vurmamalıydım. Sözümde durmamışım. Bu iki kötü
hatıramdan dolayı kendime çok kereler kötü davrandığımı bilirim. (Şu anda bile).
Tempo: Her insanın hayatında dönüm noktam dediği anlar olmuştur. Sizin böyle bir
anınız oldu mu?
Sedat PEKER: Çocuk yaşlarımdan itibaren ölüme karşı her nedense yoğun bir ilgim
olmuştur. Gençliğimin ilk yıllarında ise bu duygum had safhalara ulaşmıştı. Bu
duygu direkt intihar etmek gibi değil de ölümün çok yakınlarında dolaşma isteği
gibi bir şeydi. Bir gün bu duygu yoğunluğunu kontrol edemeyeceğim şekilde
yaşarken, Erenköy Tren İstasyonuna gittim (takriben 16 yaşındayım).Merak ettiğim
şeyi yani ölümü yaşamak konusunda kesin kararlıydım. Beynimin içinde
tanımlayamayacağım farklı bir his yoğunluğu yaşıyorken (Beynimi de kesinlikle
hiçbir şartta vazgeçmemesi için kontrolüm altına almıştım). Şu an hatırladığım
ise sadece boş boş bakıp devamlı gülmelerim. Karanlığın içinden şarapçı olan bir
bey sigaramın olup olmadığını sordu (çok kullanmıyordum ama üstümde paket vardı)
paketi kendisine verdim, nasıl olsa gidilecek yerde lazım olmaz diye. Sonra
adamın o sigaradan dolayı ne kadar mutlu olduğunu görünce birçok şeyi aynı anda
düşünmeye başladım tabi. Trenin de sesi bayağı yaklaşmıştı. Finalde şarapçıyla
yaşadığım bazı diyaloglar bu düşüncemi yapmamı engelledi. O gün kendi kendime
adını ölüm duası olarak belirlediğim bir dua ettim. Duamın özeti şuydu: O an
itibariyle kendimi ölü kabul ettiğim ve bedenimi de gerektiği yerde doğrularım
için hediye edeceğim üzerineydi! O günden sonra beni tanıyan herkes çok iyi
çocuk olduğumu ama bu kafayla fazla yaşayamayacağımı söylüyorlardı. O zaman
yaşım 16 idi. Şu an 35 ekstradan 19 sene hiç fena değil. (Galiba yine kârdayım
ve yaşamaya devam ediyorum.) Beni en çok güldüren de 16 yaşında 2 metrekare yere
girmek üzere kendi icadı olan ölüm duasını eden birini bu dünyadaki bazı şeyleri
kullanarak korkutmaya çalışmaları. İşte bu beni gerçekten öldürüyor. (Tabii ki
gülmekten.)
Yazarları, şairleri filozofları, hiciv üstadlarını seviyorum ama nedense intihar
edenlerde, çıldıranlarda ise kendimden daha çok şey bulabiliyorum. Birçok
denemesinde intiharı başaramamış olsa da Ümit Yaşar Oğuzcan’ın
şiirlerinde, Neyzen Tevfik’in hicivlerinde, Nietzche’nin öğretilerinde,
Hemingway’in tüm eserlerinde farklı bir duygu farklı bir psikoloji yaşıyorum.
Unutmadan ölümümü 16 yaşından beri birçokları bekliyor. Şu an beklemeye
başlayanlara tavsiyem onlar da belli çok uzun bekleyebilirler. Hazırlıklı
olsunlar sonra hayal kırıklığı yaşayıp üzülmesinler. Ben dediğim gibi 16
yaşımdan beri ekstralarımı yaşıyorum. Benim düşüneceğim çok fazla bir şey yok.
Tempo: Kamuoyunda bilinen eski
imajınız yani sakallı, bıyıklı, kilolu halinizi 5–6 sene önce yeniden
değiştirdiniz. Değişken olmayı seviyor musunuz?
Sedat PEKER: Çevremizdeki büyüklerimizden dinlediğimiz hikâyeler ve çok ufak
yaşlarda okuduğum kitapların etkisinde kalmamdan dolayı aksiyon macerama çok
erken yaşlarda başladım. O zamanlar bir fiil düzenli olarak sporla uğraşıyordum.
(Boks) bu yüzden çok iyi bir vücudum vardı. Arkadaş grubumuzun içerisinde yaşça
en küçük olan bendim ancak (Herkesle aramda en az 4–5 yaş vardı) onlar teveccüh
gösterip beni sözcü seçmişlerdi ama benim yaşımla ve görüntümle ilgili çok ciddi
sorunlarım vardı. Mesela bir yere davetli olarak gittiğimizde grubun en önünde
ben olmama rağmen beni atlayıp arkadakilerin içinde en görüntülü olanı ben diye
selamlıyorlardı. Sonra arkadaşım “-yok Sedat ben değilim” diyordu. Beni
gösteriyordu ama benim o anda psikolojik olarak gardım tabii ki düşmüş oluyordu.
Başka bir yere gittiğimizde bu sefer grubumuzun kasıtlı olarak arkasında
kalırdım. Bu sefer de grubun önündeki arkadaşları ben zannederek selamlarlardı.
Tabi yine arkadaşlarım beni gösterirdi ama ben zaten sinir hastası olmuş
olurdum. Bu anlattığım zamanlarda ben 17, arkadaşlarım ise 22–23 yaşlarındaydı.
Şimdi gülüyorum ama o zamanlar gerçekten resmen sinir hastası olmuştum. İlk kez
tutuklanıp cezaevine girdiğimizde insanlar ismen bizi duymuşlar, sağ olsunlar
çok fazla değer gösteriyorlardı. (Birçoğu babam yaşında adamdı). Ben o zamanlar
17 yaşındaydım. Şu an bile çok iyi hatırlıyorum. Sabahlara kadar sinirden
ağlayarak sakalım ve bıyığım çıksın diye Yüce Allah’a dua ettiğimi…
Bu satırları yazarken
gülüyorum ama o zamanlar gerçekten ciddi kompleksler yapmıştım. Beni tanıyan hiç
kimse yanımda yaş muhabbeti yapmazdı. Yapan da zaten yanmıştı. (Bana çocuk mu
demek istiyor acaba der başlardım). İşte ben bu psikolojide hem grubun
sözcülüğünü yapıyor hem de bu kompleksimle uğraşıyordum. Ayrıca yaşamda başarılı
olacağım diye iddia sahibiydim. Sakalım bıyığım çıktıktan sonra bir daha hiç
kesmedim. Midem çatlayana kadar inanın kusana kadar yerdim, büyük adam gibi
görünmek için,.öyle bir kültürde yaşıyorduk ki cesaretiniz aklınız varsa üstün
meziyetleriniz 2.planda, görüntünüz 1.planda ne yapsaydım, bende 127 kiloluk,
sakallı, bıyıklı bir adam oldum.Yurtdışından 1998’de geldiğim zaman tutuklanıp
cezaevine girince bir gün radyo dinlerken Fatih Altaylı benden bahsediyor ama o
an ismimi hatırlamıyor tarif ederken “-hani şu kilolu olan adam gibi bir şey”
diye söyledi. Aynanın karşısına geçtim, o an yıkıldım ben resmen çocukluk
kompleksimin kurbanı olmuş yani farklı bir adam olmuştum. Zaten artık görüntüm
değil aklım ön planda olmalıydı 3 ayda 47 kilo vererek 80 kiloya indim ve halen
daha bu kilomu koruyorum. Değişken biri miyim derken fiziksel olarak bir daha
böyle bir şey inşallah yaşamam, ama ruhsal olarak değişime devamlı açığım. Zaten
bu değişmeyen kuraldır, ya değişime ayak uydurursun ya da yok olursun. Tabiat bu
kanunu tüm canlılara torpil yapmadan eşit olarak uyguluyor. Tüm bunları bilip de
değişime direnmek aptallık olurdu herhalde.
Tempo: Kamuoyunda bilinmeyen farklı bir yönünüz varsa anlatır mısınız?
Sedat PEKER: Vallahi var olmasına, var da nasıl anlatayım onu bilmiyorum. Bir
gün takriben 18–20 yaşlarında arabamızı yol kenarına park etmiş içinde otururken
arabanın içindeki boş poşeti dışarı attım. (o zamanlarda böyle bir şey yapmak
tarzım değildi ama maalesef böyle bir hata yaptım). Birkaç dakika sonra bir
bayan 45–50 yaşlarında bizim poşet elinde arabanın camına vuruyor. Bana bir
şeyler söylemek istediği açık. Tabii içimden o an nereden geldi bu tip bizi
buldu diye düşünceler geçirirken, hanımefendi olanca kibarlığıyla beyefendi
poşetinizi düşürdünüz galiba dedi. (Keşke böyle demeseydi de ne isterse
yapsaydı). Utancımdan hiçbir şey diyemeyip teşekkür etmiştim. O günden sonra ben
ciddi bir çevreci oldum. Şaka filan yapmıyorum çok ciddi derecede. Hem de hatta
çevreciliği abarttığımı bile söyleyebiliriz. Tatilde bile her günün 3–4 saati
çöp filan topluyoruz. Çok keyifli bir şey de biri görüp tanısa ne diyeceğiz. Ya
da kesin birisine bir şey yapacaklar. Tedbirli kıyafet yapmış çevreci diye
takılıyorlar diyecekler. (İstihbarat görse kesin bu yönde rapor yazar). Gerçi bu
yazıyı okuduktan sonra görseler de artık öyle düşünmezler herhalde. Tabii bizim
çevreciliğimize bazen karakterimiz de yansıyor. O zaman ortaya çıkan manzara
nasıl anlatılır bilmem ki. Mesela bir örnek vermek gerekirse, bir gün Datça
Aktur’da dalıp ofroz yuvalarını seyredeceğiz. Malum dalgıç kıyafetlerini hepimiz
biliriz. Biraz fazla samimi kıyafetler, ben zaten teknede giyiniyordum
kıyafetlerimiz deniz kıyısında asla o şekilde gezmiyordum dalgıç hocasıyla
teknede muhabbet ederken devamlı trolcülerden bahsediyor işte ağları denizin
altını mahvediyor yakında dalınacak yer kalmayacak ülkemizde gibi şeyler
anlatıyordu. Bende trolcülüğü bilmiyordum. Nedir bu trol dedim kaçak balık
avcıları büyük gemileriyle dev gibi ağlarıyla denizin dibini mahvediyorlarmış.
Bende gayet rahat Canip hoca’ya neredeler bunları bulalım dedim. Tabii ben o an
bilinçli çevreciyim ya bu yüzden olayla da ilgilenmek lazım. Tabii bu meyanda
üzerimde balıkadam kıyafetlerim vardı. Denizdeki 2 saat yolculuğumuzun sonunda
bunları bulduk. Gemiye doğru yaklaşıyoruz, ama gemiden bize ne dedikleri hiç
belli değil. Tabii insanların bana bu şekilde davranmasına hiç alışık değilim.
Bizleri galiba yerli Greenpeace üyesi filan zannettiler. Bildiğim tek şey bize
sallıyorlar (ağızlarına ne gelirse). Benim üzerimde balık adam kıyafeti sinirden
yüzüm kıpkırmızı, yukarı çıkabilir miyim dedim gel gel dediler. Ben ve iki
arkadaşım yukarı çıktık tabii onlar çok kalabalıklar ama onları saygılı
davranmaya ikna ettim. Kaptanın ağzı bozuk olduğu için kafasını kırmızıya
gözlerini mora boyadım. Tabii diğer tayfaları da aynı şekilde boyadım. Bir daha
bu kişiler trolcülüğü hiçbir zaman yapmamışlar. Bunu çevre halkından öğrendim
sağ olsunlar tüm çevreci dernekler teşekkür ziyaretlerine geldiler ve şahsıma
çokça davetlerde bulundular. Bazen çevrecilik gibi hassas, duygusal, hissel
yönlerinize hitap eden bir şeyde bile maalesef bu tip şeyler yaşanıyor galiba.
Tempo: Hayatla ilgili duruşunuzu nasıl belirliyorsunuz? Bunda faydalandığınız
veya etkisi altında kaldığınız şeyler nelerdir?
Sedat PEKER: Asırların tecrübelerini kendi içinde yoğurarak bu günlere ulaşan
öykülerini, atasözlerinin içindeki anlatım neticelerine fazlaca değer verir,
günümüze uyarlayarak hayatımın parçası haline getiririm. Mesela örneklendirmek
için en sevdiklerimden birkaçını yazmak isterim. Bir tanesi Türk asıllı öğreti,
diğeri ise İtalyan kökenli Amerikan öğretisi.
Hikâyeler şöyle;
Bir gün baba kurt yavrusunu yanına alıp dağlarda gezdirip nasihatler de
bulunarak hayatı öğretmeye çalışıyormuş, “-Oğlum demiş, şu gördüğün üzerinde
beyaz renkli kıvır kıvır tüyleri olan şeyin adı koyundur. Allah, onları yiyelim
hayatımızı devam ettirelim diye bize nimet olarak gönderdi. Biraz ilerisinde
duran iki ayaklı elinde sopa olan şey ise insandır. O bizim düşmanımızdır ondan
uzak dur” diyerek devam ederlerken, yavrukurt “-Peki baba orada dört tane ayağı
olan bize benzeyen şey nedir?” diye sorduğunda, baba kurt “-ah demiş oğlum ona
***** derler bize benzer ama asla bizden değildir. Bir parça kemik için insana
hizmet bize düşmanlık eder, esas ona dikkat et” diyerek dersi bitirmiş.
İtalyan asıllı Amerikan
öğretisi olan atasözü ise şöyle der; “Eğer bir konuşma yapıyor ve bu konuşmanın
herkes tarafından dinlenmesini istiyorsan konuşmanın sonuna üç şey koy. 1-Para
2-Silah 3-Sevgi.
Dünyadaki insanların hemen hemen hepsi paraya ihtiyaç duyduğu için seni
dinleyecektir. Para ihtiyacı olmayanlar ise seni silahlarından korktukları için
dinleyeceklerdir. Geri kalanlar, yani dostların ise seni sevdiklerinden dolayı
zaten dinlemek zorundadır. İşte bu şartlarda tüm dünyada kendini
dinlettirebilirsin”.
Bence bu atasözü Amerika
devletinin yasal politikası olmuş durumda. Zaten öyle olmasa durup dururken
akşam evde çayımızı içip normal haberleri seyrederken Pentagon’un açıklamasına
göre diye başlayan yeni üretilen filanca akıllı füze şu kadar kilometre gidip
sonra toprağın içinde 200 metre ilerleyip şu kadar çelik duvarı deldikten sonra
özel sığınağı yüzde bilmem kaç yanılma payıyla imha ediyor diye konusu olan
haberleri tüm dünyaya ortada savaş bile yokken seyrettirip psikolojik olarak tüm
insanlığı söyleyeceklerini dinlemek zorunda olduğumuz hissiyatına sokmazdı değil
mi?
Tempo: Öztürkler Türkçü hareketiniz siyasette aktif bir taraf olur mu? Yani
siyasete girmeyi düşünüyor musunuz?
Sedat PEKER: Sizlerin daha iyi bileceği üzere yaradılışımızda bizlere bahsedilen
ruh yapısına fıtrat denir. Benim fıtratım yani ruh yapım böyle bir şeye müsait
değil Öztürkler ve Genç Türkler Türkçülük hareketi Atatürk’ün ölümünden sonra
tüm Türkçülerin çektiği eziyete horlanmaya anlaşılamamaya ve zulme talip olur.
Başka da hiçbir şeye talip olmaz.
Tempo: 3 Mayıs Türkçülük günü vesilesiyle gazetelere verilen ilanlarda
Bozkurt simgesinin öne çıktığını gördük. Neden Bozkurt?
Sedat PEKER: Tarihin karanlıklarında kaybolmuş bir gerçeğin milletimiz
tarafından öğrenilmesini istediğimiz için belge niteliğinde bahse konu olan kurt
resimleri yayınladık. Atatürk’ün vefatından sonra İnönü Cumhurbaşkanı makamına
çıkınca önce paralar ve pullardaki Atatürk ve bozkurt resimlerini kaldırtmıştır.
Daha sonra Celal Bayar ve ekibi seçimi kazanınca yeni bir kanun çıkarak
Atatürk’ün resimlerinin haricinde bir daha başka kişilerin resimlerinin
koyulmamasını sağlamıştır ama bozkurt figürü ise o karambol de unutulmuştur.
Paranın üzerindeki, pulun üzerindeki, sigaraların üzerindeki, bozkurt resminin haricinde ilk üretilen uçakların üstünde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yolcu gemisinin üstünde, yeni kurulan petrol ofisinin ambleminde, yani anlayacağınız her yerde bozkurt resmi var. Bozkurt simgesi ulu önderin sanki ikinci ismi gibi.
Sorularınızın cevaplarıyla beraber size bir de resim göndermek istiyorum. Lotus davasını Türkiye’nin kazanması üzerine, Lahey Adalet Divanı tarafından Atatürk’e hediye olarak gönderilen bozkurt heykelinin resmini. Düşünebiliyor musunuz tüm dünya Atatürk’ün bozkurt sevgisini biliyor ama maalesef onun çocukları olan Türk milleti bilmiyor. Birileri tarafından unutturulmuş 1980 öncesinde de ülke siyasi kamplaşmaya ayrılınca bozkurt bir tarafın simgesi oluyor. Karşı taraf da bozkurt’a düşman oluyor. Atatürk’ün, Türklük kelimesini her cümlenin içerisinde kullanmasının, bozkurt’u herkese öğretmesinin sebebi bence neredeyse sıfırdan bir millet bilinci yaratmak zorunda olmasıydı. Düşünebiliyor musunuz bir millet kendi kurduğu devletinde mensubu olduğu ırkın adını söyleyemiyor utanıyor. Türklük sıfatı aşağılanmak istenilen kişilere söyleniyor. İnsanlar kendini bir ailenin tebaası yani malı olarak görüyor, ama Türk’üm demiyor. Mitolojideki hikâyelerde bozkurt’a yüklenen yarı tanrısal kavramları gerçek zanneden, inanan insanlar maalesef oluyor. (Bozkurt’la bir çocuğun çiftleşmesinden türediğimiz gibi).
Bizim bozkurt’a yüklediğimiz
mana ise şudur. Tüm milletler kendilerine bir hayvanı genelde simge seçerler.
Ruslar’ın beyaz ayıyı, Araplar’ın deveyi seçmesi gibi. Türklerin
bozkurt’u seçmesinin sebebi esaret altında yaşayamaması, leşle beslenmemesi,
ailece yaşaması, yani aile bağlarına önem vermesi. Bu özelliklerinden dolayı
binlerce senedir Türk ırkı bozkurt’u simge olarak görmüş ve benimsemiştir
Tempo: Son zamanlarda Kürt meselesi olarak adlandırılmaya başlanan mesele
sizce bu hale nasıl geldi?
Sedat PEKER: Çocukluğumda, gençliğimde ve şu an içinde bulunduğumuz zaman
diliminde yaşadığım bazı örnekleri söylersem düşüncelerimi daha net ve anlamlı
ifade edebileceğimi zannediyorum.
Henüz ilkokul yıllarında bazı arkadaşlarımız vardı. Konuşma lehçeleri farklı olduğundan ve kültürümüzü biraz daha farklı yaşadıklarından genelde onlar kızdırılır ve dalga geçilirdi. Ben her zaman onlar için kavga eden taraf oldum. Daha sonraları yani gençlik yıllarımda ise yaptığımız tartışmalarda Güneydoğu’da görev yapan kadronun oradaki halkı devlete düşman ettiğini söylerdim. Çünkü sicili bozuk ruh durumu bozuk olan görevliler yollanırdı oralara sürgün olarak. Bu düşüncelerimden dolayı birçok arkadaşım içten içe bana uyuz olurlardı. (şaka yapmıyorum bunlar gerçek) Aradan zaman geçti, nüfus olarak çoğaldılar para olarak güçlendiler. Hemşericilik vasıtasıyla devlette kadrolaştılar. Bunların çoğu arkadaşımdı, sonra millete zulmetmeye başladılar. Galiba bilinçaltı tetiklenmesi oluyordu bu yüzden intikam almak istiyorlardı herkesten. “Böyle olmaz dedim. (21-22 yaşlarındaydım) kardeşim tamam eziyet edilmek istendi size ama ben ve benim gibi birçok kişi yanınızda olduk ayıp oluyor. Böyle davranmayla netice alınmaz size düşen denge adamı olmaktır ortamı sakinleştirmektir” gibi fikirler verirdim. O yaşlarımda şu tecrübeye tam olarak sahip oldum, güç sahibi olmak insanı şaşırtıyor zalim yapıyor.
Benle işleri olmuyordu geçmişten gelen sevgi ve saygılarından dolayı. Ama bu sefer ben taraf oldum. Nasıl onlar için başkalarıyla kavga ettiysem bu sefer başkalarını onlardan korumak için onlarla kavga ettim. O gün bugündür devam ediyor. Bizim kavgamız elde ettiği güçle insanlara zulmetmek isteyenlere yoksa bölge insanıyla asla değil zaten olamaz. Bundan da anlayacağınız üzere ben kendi keyfimi bozmak için elimden gelen her şeyi her zaman mutlaka yaparım.
Tempo: Türkiye’de yeni bir
milliyetçi süreçten söz edebilir miyiz? Burada sizin Türkçü söyleminiz de dikkat
çekiyor. Yeni bir cephe mi açmaya çalışıyorsunuz, öyleyse neye kime karşı bir
cephe bu? Bu cephenin yanında ve karşısındaki taraflar kimler?
Sedat PEKER: Türkiye’de yeni bir milliyetçi sürecin başladığı herkesin gördüğü
üzere kaçınılmaz bir gerçektir. Müsaadenizle de biraz megalomanlık yapmak
isterim, hatırlarsanız Öztürkler internet sitesinin açılışından sonra birçok
spekülasyonlar yapıldı. Bunun üzerine cevap hakkımı kullanmak için birkaç
televizyon programına katıldım. Programlarda şunu söylemiştim: “-Benim için
organize suç lideri demeniz hiç önemli değil. Tamam, sizin için, bir anlık ben
de bu sıfatı kabul edeyim. O zaman organize suç örgütü lideri olarak söylüyorum
ulusal güvenliğimiz tehlike altındadır çok dikkatli olmalıyız” demiştim.
Hafızalarımızı zorlarsak
Aydınlık dergisi’ne de Türkçülük günüyle ilgili ilanlar verdiğimi
hatırlayabiliriz. Daha sonraki yıllarda yaşanan sürece bakarsak da bizim
olmasını istediğimiz televizyonlarda anlattığımız yapının ortaya çıktığını
görüyoruz. Sağ, sol mezhep ayrımları kalktı ve ulusal bir cephe oluştu. Bu akımı
ilk dile getiren teorisini anlatan benim diyeceğim de demiyorum. Yani tevazu
gösteriyorum. Yani açtığımız bir cephe yok. Eskiden beri var olan cepheleri
belirginleştiriyoruz diyebiliriz. Bu cephenin karşısında Türk ırkına hak ettiği
saygıyı göstermeyen ve onu köleleştirmeye çalışanların tamamı yer almaktadır.
Tempo: Devlet adına görev yaptığınız söyleniyor böyle bir şey var veya yok
bunu en iyi siz bilirsiniz ancak bizim sorumuz şu, sizce bu tip oluşumların var
olması normal mi?
Sedat PEKER: Bundan daha normal ne olabilir ki? Her şeyimizle Amerika’yı takip
ediyoruz tek biz değil tüm dünya takip ediyor. Amerikan sisteminin güç üzerine
kurulu olduğunu benim gibi bu dünyada yaşayan her canlı bilir. Güç sahibi olmak
için kazanmak zorundasınızdır. Devletin işi budur. Kazanmak! başka işi yoktur.
2. Dünya Savaşı sırasında Amerika, İtalya’ya çıkarma yapacağı zaman halkın
direnişiyle karşılaşmamak için Amerika’daki cezaevlerinde tutuklu bulunan yanlış
hatırlamıyorsam 46 mafya babasını affederek serbest bırakmıştır. Serbest kalan
mafya babalarının bazıları İtalya’ya geçmiş bazıları da yakınlarını o bölgeye
yollayarak halkın direnişe katılmamalarını sağlamışlardır. Bizde ise son
zamanlarda devlet görevlilerinin başına gelenlerden dolayı değil bu tip kararlar
almak, uygulamak, kimse normal görevini bile yapamaz hale gelmiştir. Devlet
güçlü olmak ve neticeye gitmek için her oluşumu kurabilir ve kurmalıdır da.
Bunun adına da ulusal güvenlik denir.
Tempo: Türkiye’de herhangi bir ortaokul öğrencisine Sedat Peker kimdir diye
sorulsa azından çıkacak ilk söz mafya olacaktır herhalde. Ama sokağın ve hayatın
kabullerine, anlayışına rağmen siz mafya olmayı hep reddettiniz. Sokaklar size
mafya dedi, siz mafya değilim dediniz. Sizce böyle bir paradoks nasıl açıklanır?
Sedat PEKER: Ülkemizin nüfusu 15 milyonken gazete tirajları 3.5 milyon
(cumhuriyetimizin ilk yılları) Basın patronları imkansızlıklar içinde hayat
mücadelesi verirken nerdeyse fakir denecek durumdalar basın çalışanları ise aç.
Aradan 80 sene geçiyor. Nüfusumuz 75 milyona çıkarken gazete tirajlarımız daha
da azalarak 2.5-3 milyona düşüyor. Ancak basın patronları her sene kar
oranlarını açıklarken yüzde bilmem hangi fahiş rakamları söylüyorlar. Basın
çalışanları ise lüks içinde yaşıyor. Nüfusun 5 kat çoğalmasına karşılık gazete
tirajları cumhuriyetin ilk yıllarından daha azken nasıl oluyor da kar oranları
bu kadar yüksek oluyor. Sizin bu paradoksu açıklayabildiğiniz gün ben de sizin
sorularınızdaki benle ilgili paradoksu çok rahat bir şekilde açıklayabileceğimi
zannediyorum.
Kendimle ilgili paradoksu açıklarken az da olsa inandırıcı olabileceğimi zannediyorum. Acaba siz kendi paradoksunuzu açıkladığınızda bizler tüm mantığımızı zorlasak da hiçbir inandırıcı veya gerçekçi yön bulabilir miyiz?
Cevap olarak şunu söylediğinizi duyuyor gibiyim. Basın kuruluşları kar etmiyor patronların diğer firmaları yüksek bir kazanç portföyüne sahip.
O zaman da ben şöyle derim.
Madem basın kuruluşları kar değil zarar ediyor. Patronlarınızın bu kadar yüksek
paraları basın kuruluşlarına neden harcıyor? Acaba kalplerinde çok Yüce basın
Aşkı olduğu için mi?
Tempo: Konuşmalarınızda ve röportajlarınızda çıkan felsefi diliniz dikkat
çekici. Sizi en çok bu konuda etkileyenler nelerdir?
Sedat PEKER: Çocukluk yıllarımdan itibaren filozofların ve tarihe yön veren
kişilerin hayat hikâyelerine karşı yoğun bir merakım olmuştur. Bulabildiğim
imkân nispetinde birçoğunun biyografilerini, otobiyografilerini inceledim.
Ayrıca böyle bir dil kullandığımı bilmiyordum. Eğer öyleyse bu değerli
şahsiyetlerin öğretilerinin etkileri altında kaldığım içindir herhalde. Belki de
ben gelecekte “suç örgütü kökenli ilk filozof olarak tarihe geçerim” (Bu sadece
şakaydı)
Tempo: Her insanın mutlaka hedefleri vardır. Sizin bulunduğunuz konum
itibariyle hedeflerinize yaklaştığınız söylenebilir mi? Hedefleriniz nelerdir?
Sedat PEKER: Çok ufak yaşlarımdan beri içinde bulunduğum ortamlarda rahat ve
mutlu olamazdım. Bu yüzden devamlı yükselmem gerektiğine inanıyordum. Bu
düşüncemin sebebi ise yükseklerde her şeyin daha onurlu yaşandığı yönünde bir
inanca sahiptim.
Çocukluğumun geçtiği semtlerde insanların, birbirlerinin kız arkadaşlarına asılmaları, birbirlerinden paralarını saklamaları ya da gereksiz yere birbirlerine hâkimiyet kurma gayretleri benim uyuz olmamı sağlıyordu. Bu atmosferden kurtulmam için çok yükselmeliydim. Bunu hızlı şekilde başarmaya başlayınca hayal kırıklıkları da aynı hızda oluşmaya başladı. Çünkü yukarılarda insanlar birbirlerinin kız arkadaşlarına asılmıyor. Yüksek hediyelerle etkileyip direkt gereğini yapıyorlardı. Ya da birbirlerine hâkimiyet kurmaya çalışmıyor direkt yok etmek için uğraşıyorlardı. Borç verme konusunda günahlarını almayayım birbirlerinden paralarını asla saklamıyorlar. Sadece, yüksek faizle borç verip daha sonra arkadaşlarının her şeylerini ellerinden alıyorlardı.
Hayatın bu kısır döngülerinin içinde uğraşırken 19 yaşında yaşadığım bir olay beni çok etkilemişti. Kadıköy halk merkezi’ndeki tiyatrodan yeni çıkmış taksi durağına doğru giderken genç bir çift de tiyatrodan henüz çıkmış birbirlerine sarılı halde konuşarak yürüyorlardı. Perşembe günü halk günü yani tiyatro yarı fiyatına olduğundan tekrar gelmek için çok mutlu bir şekilde karar alıyorlardı. Çok güçlü olmak acaba mutluluk için gerekli mi veya yeterli mi? sorusunu ilk o zaman kendime net olarak sormuştum.
Tabii biz o yaşta tiyatroya gidiyoruz ama tanıdık kimse görmesin diye de dua ediyorum. (Sert adam imajımız dağılmasın diye) İnanın bir de böyle sorun yaşardım. Bunlar zaten başlı başına hikâye. Mesela taksiye bineriz 15-16 yaşındayken herkes kasetini cebinden çıkarır taksiciye çalması için uzatırdı. Arkadaşlarım genelde arabesk bense caz kaseti taşırdım. Arkadaşlarımda doğal olarak bana uzaylıymışım gibi bakarlardı. İlk gözaltına alındığımda bir köşe yazarı gençliğinde caz Sedat olarak anılırdı diye yazısında bahsetmiş. Ben okuyamadım da arkadaşlarım bahsettiler. Tabi ya, ben bir de bu sorunlarla yaşıyordum. Gizli tiyatrolara gitmeler filan.
Şu andaki hedefe ulaşma ve
mutluluk tanımım ise şudur. Çocukken kurduğu hayalleri gerçekleştirebilen insan
bence mutlu ve başarılı olma hedefine ulaşmıştır. Ben Kafkas kökenli, Karadeniz
asıllı bir Türk ailesinin çocuğuyum. Bizim çocukluğumuz Başbakanların,
bakanların iş adamlarının hikâyelerini dinleyerek geçmedi. Namuslu ve iyi olan
eşkıyaların dava adamlarının hayatlarını efsanelerini dinleyerek büyüdük.
Çocukluk hayalim işte tam buydu. Ben bana göre çocukluk hayallerini başarmış
mutlu birisiyim. Çünkü cezaevlerinde yatmak da benim hayallerimin bir
parçasıydı. (Çünkü dinlediğim hikâyelerde cezaevleri hep vardı.)
Tempo: Ermeni soykırımı yoktur demenin suç sayılması ve Fransız meclisi’nde
yapılacak oylama ile ilgili neler düşünüyorsunuz?
Sedat PEKER: Çok iyi şeyler düşündüğüm tabii ki söylenemez. Beni en çok üzense
(bu oylamadan bile çok) devamlı olarak bizde Fransızların Cezayir’de
yaptıklarını gündemimize taşırız. Soykırım olarak işleriz gibi sözler
söylenmesi. Bunları bizler gibi normal insanların söylemesinde hiçbir sakınca
yok ama devlet görevlilerinin söylemesi bence çok enteresan. Cezayir konusunu
gündeminize taşıyamazsınız. Neden mi?; nedeni çok basit. Fransızlar, Cezayir’de
bu katliamları yaparken hiçbir Cumhuriyet hükümeti tarafından kınanmamıştır,
uyarılmamıştır. Uluslar arası politikada laf olmaz belge olur, hikâye olmaz
gerçek olur. O zaman kınasaydın, nota verseydin, şimdi soykırım yaptın
diyebilirdin. Susarak hatta neredeyse alkışlayarak Fransızların Cezayir’de
yaptıklarını onaylarcasına seyrettik. Şimdi yazacaklarım ise galiba sadece bize
has bir durum. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapan Milli Birlik Komitesi’ni oluşturan
subaylar, bu konuya hassasiyet göstermiş ve resmi olarak Fransa’yı uyarmıştır.
Bu konudaki (dış politika açısından) tek uyarımızdır. Belki bunu koz kullanarak
biz sizi o zaman da uyarmıştık, dikkatinizi çekmiştik diyebiliriz. Ve Cezayir’de
soykırım yaptıklarını tartışmaya açarız. Onlar da bize M.B.K.’si yasal bir
hükümet değil ihtilal komitesidir bu yüzden o tarihteki uyarınızı kabul
etmiyoruz derler. Ne kadar komik değil mi? Fransa’yı uyaran bu metni hazırlayan
subaylar Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağlar, Numan Esin gibi
ihtilalin içindeki milliyetçi gruptur. Zaten belli bir süre sonra bu 14 subay da
yurtdışına neredeyse zor kullanılarak mevcutlu olarak yollanmıştır. Bu karar
bence tarihimizin en hatalı kararı çünkü bu 14 subayın hayatı tek tek
incelendiğinde her birinin çok üstün vasıflara sahip olduğunu görürüz.
Tempo: “Türk mafyasının tasfiye hareketi”,”Kürt mafyasına yol verildi” gibi
spekülasyonlar yapılıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Cezaevinde
olmanız bu spekülasyonlarla ilişkilendiriyor musunuz?
Sedat PEKER: Birkaç senedir Karadeniz’in büyük ailelerinden iki tanesi
birbiriyle kan davası güdüyorlardı. Öğrendiğime göre yaşı kemale ermiş her zaman
sulhu seven bir büyüğümüz barışı sağlamış. Tabii ki çok sevindim. Yakın
tarihimizde çok iyi hatırladığım buna benzer bir olay vardı. Bu olay ise iki
büyük kürt ailesinin arasında meydana gelen çatışmalardı. Hemen Devlet
yetkilileri barış masaları kurdular. Her iki tarafı barıştırdılar. Ben buna çok
sevinmiştim. Çünkü barış sağlayanlar Yüce Allah’ın
en özel kullarıdır. Karadeniz mafyası olarak kamuoyunda bilinen aileleri (Benim
asla bu yönde bir düşüncem yok) değil barıştırmak, olaylarını incelediğimizde
birbirlerine düşürenin İçişleri Bakanlığı’na bağlı iki üç şube yetkilisinin
olduğunu görüyoruz.
Tutuklanıp cezaevine geldikten birkaç ay sonra bir mektup aldım (APS ile Florya Postanesi’nden yollanmış). Zarfı açınca içinden, üstünde gizli ibaresi olan telefon dinleme tutanağı çıktı. Karadeniz kökenli bir ailenin büyüğü konumunda olan tanıdığım bir beyefendinin telefon konuşmasının metninde, “Bizim küçük Sedat mı?” diye bir bölüm geçiyor. Tabii ki önemsemedim. Daha sonra 1 No’lu F tipinde yatan başka bir tutuklu arkadaşa yine Florya Postanesi’nden bir mektup gelmiş (Şans eseri haberdar oldum). Bu arkadaşımıza da Karadenizli başka bir arkadaşa hasım etmek amacıyla bu mektubu yollamışlar (O da gizli ibareli, telefon dinleme tutanağı). Sonradan anladım ki bunu sistemli olarak yapıyorlar. (…) Bana yollanılan tutanağı mahkemeye delil olarak sundum. (…) Bu güçlerin amaçları bizleri haklı veya haksız cezaevine göndermek değil, ayrıca herkesi birbirine düşürerek ortalığı kan gölüne çevirmektir. (…)Aradan bir süre geçtiği halde benden bir tepki çıkmayınca bu sefer bana yollanılan telefon dinleme tutanaklarını el altından gazetecilere vererek sayfa sayfa yayınlattılar. Tabii ki ben gene güldüm. Ben böyle şeylere çok gülüyorum. Bu güçlerin amaçları bence sadece, bizleri haklı veya haksız cezaevine göndermek değil ayrıca da herkesi birbirine düşürerek ortalığı kan gölüne çevirmektir.
Bir kaç tane kapkaç grubu
yakalayarak basına teşhir ettikten sonra bizim suçlular arasında bölgesel ayırım
yapmamız söz konusu bile olamaz deyip basın açıklaması yapmak bence komediden
başka bir şey değildir. Ağalar, paşalar diye nitelenen esas yakalanması gerekli
olan güçlü kişilere baktığımızda ise bunların zaten bakanlığa kadar ziyarete
gidip gelebildiğini görüyoruz. Bizlere karşı yapılan bu uygulamanın perdenin
arkasındaki esas büyük oyunun bir parçası olduğunu biliyor ve buna tüm kalbimle
inanıyorum.
Tempo: Siz cezaevinde olmasaydınız eğer Türkiye’de son zamanlarda yaşanan bir
takım olaylara ilişkin tepkiniz ne olurdu mesela, Diyanet İşleri Başkanlığı cem
evlerini ibadethane olarak kabul etmeyi mistik bir yer olarak tanımlaması bu
mekânların elektrik faturalarını ödemeyi kabul etmemesiyle ilgili ne
düşünüyorsunuz?
Sedat PEKER: Ben Alevilik mezhebinin daha iyi ve güzel şeyleri hak ettiğine
inananlardanım. Geçen yüzyıllarda Anadolu Türklerinin Farsi, Acem ve Arap
kültürlerinin etkisinde fazlaca kalarak kendi kültürleriyle ilgili hemen her
şeyi unuttuğunu biliyoruz. Gelenek ve göreneklerimizin bir çoğunun Aleviler
sayesinde o karanlık dönemi atlatıp bugünlere ulaştığı ise bir gerçektir.
Kanun tarihi boyutuna inersek göreceğimiz ise entrikalar, zulümler, kalleşlikler yani olumsuz olan birçok şey. Muaviye kendi hakkı olduğuna inandığı için Hz.Ali’yle savaşmış ve bu savaşların sonunda zafer elde edemeyince ise barış yapmıştır. Barıştan sonrası ise hepimizin malumu caminin içinde halife Ali’yi sırtından hançerliyorlar. Yaşanan bu hadise asrısaadet diye nitelenen dönemin sonu, zulüm ve zalimliğin ise bence başı oluyor. Kerbela olayları, Hz. Hasan ve Hüseyin’in başına gelenler ve niceleri…Daha sonraları zulüm Muaviye’nin oğlu Yezit’in sahneye çıkmasıyla ise insan aklının almayacağı boyutlara ulaşıyor. Fiil tarihinden beri insanların camilerden ve bizlerden uzakta kalmaları adına elimizden gelen her şeyi yapmışız, hiçbir şey yapmadım diyen ise haklarında uydurulmuş yalan hikâyeleri bir kere kesin dinlemiştir bence.
Diyanet’in almış olduğu bu
karar da bu insanları bizden uzaklaştırmanın haricinde bir işe yaramayacaktır.
Diyanet’’in bütçesi Hazine’den yani bizim vergilerimizden karşılanıyor. Aleviler
ibadet yeri olarak görüp kabul ettikleri yer için Diyanet’ten para
almayacaklarsa o zaman devlete daha az vergi ödemeli, ceplerinde kalan parayı da
ibadet yerlerine harcamalılar. Bence böylesi daha adil olur. Ülkemizin yaşadığı
bu zor süreçte bence alınacak tüm kararlar toplumu parçalara bölmeye birbirinden
uzaklaştırmaya değil yakınlaştırmaya bütünleştirmeye yaramalıdır.
Tempo: Medyanın size haksızlık yaptığına mı inanıyorsunuz?
Sedat PEKER: Hakkında gizlilik kararı bulunan dosyamı, kanunları ihlal ederek
aylarca yayınladınız. Yaptığınız haberlerin en küçüğü bile en az yarım sayfadan
ibaretti, cevap hakkı olarak yolladığım açıklamaların hiç biri yayınlanmayı bir
kenara bırakın, bazı gazeteler duyuru ilanı yayınlayarak cevap hakkımı
kullanmama bile olanak vermediler. Benim yerimde siz olsaydınız ne düşünürdünüz?
(Bir düzeltme yapmam gerekirse cevap hakkımı kendisinden bu tavrı hiç
beklemediğim halde sadece Fatih Altaylı kullandırttı. Hem de aleyhimde yazdığı
her karşılık)
Tempo: Savunmuş olduğunuz Birleşik Türk devletleri projesi sizce asrın
gerçekleriyle bağdaşan bir proje mi?
Sedat PEKER: Bu konuyu tartıştığımız ilk dönemlerde insanların anlayamamasına
agresif sayılabilecek sözler, tepkiler veriyordum. Daha sonraları mantıklı
düşünmeye başlayınca tartıştığım yakınlarıma karşı kullandığım agresif olan
sözlü tepkilerden vazgeçtim.
Büyük projeleri ancak, büyük hayalleri olanlar algılarlar, öyle bir millet düşünün ki asırlardır hayal kurmasına bile izin verilmemiş, çocukken hayal kuranlar gerçekçi ol diye cezalandırılmış. Mutlu olduğu için gülenler ise uğursuzluk getirir diye uyarılarak atalet duygusunu kendimiz kader yapmışız. Normal bir Türk insanının hayali, devlet dairesinde bir işe başlamanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş. 60 yaşına kadar çalıştıktan sonraki hayali ise emekli ikramiyesiyle içinde huzurla ölebileceği bir ev almak olmuş. Çocukluğundan ölümüne kadar en büyük hayali bu örnek olan bir millet. Zaten daha fazla ne isteyebilir, neye talip olabilir ki?
Berberin oğlu berber, kasabın oğlu kasap, bakkalın oğlu bakkal olmaya devam eder, risklerden korkarak yaşadığı için tüm hayatı boyunca kendi ülkesinde dahi para sahibi olan yabancılara kölelik biçiminde hizmet ederek hayatını tamamlar.
Birleşik Türk Devletleri projesi son yıllarda yükselen değer olan Hindistan ve Çin’e alternatif olacak tek projedir. Eğer biz süper güç olsaydık 400 milyon doları olmadığı için halen daha yüzlercesi ölen Afrika’da ki fakir halklara yardım etmez miydik?
Bu birliğin bize ne getirip, ne götüreceğini bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Ülkemizde çok değerli fikir kuruluşları, araştırma şirketleri var. Araştırma şirketleriyle profesyonel olarak anlaşır parasını ödersiniz, onlar da size bu devletin birleşmesiyle ortaya çıkacak maddi gücü, yani yeraltı ve yer üstü zenginliklerini hesaplarlar. Fikir kuruluşları ise bu birlikteliğin bizde ve dünyada yapacağı yeni açılımlarla ilgili raporlarını sunarlar. Çıkacak sonucu size şimdiden söyleyeyim isterseniz, netice olağanüstü bir gücün doğuşu olacaktır.
Bir de bu projenin kimseye de zararı yok ki. Herkese faydası var. Sağcı mısın sağcılığını yine yap! Solcu musun, solculuğunu yine yap! Çevreci misin, al sana koruman için daha büyük bir coğrafya,.Hümanist misin, yardımcı olman için daha çok nüfus.İş adamı mısın, kazanman için daha çok alan, daha çok para.
Bahsi geçen birliktelik
kurulursa zenginlik, refah seviyesi tabi ki çoğalacak.O zaman bizde suç örgütü
olduğumuzu hatırlar, büyük soygunlar yapar, rant elde ederiz.!Ya şimdi öyle mi,
insanlar aç, ortada para yok iki tatlı sözle insanlar beni soyuyor.Olanım,
olmayanım, her şeyimi elimden alıyorlar.Bu birliktelik kurulursa, zenginlik
artar böylelikle bende soyulmaktan kurtulur hatta bazılarının dediği gibi suç
örgütü olduğumuzu hatırlar milleti soymaya başlarız…!
Tempo: İç İşleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile ilgili ciddi iddiaları gündeme
getiriyorsunuz. Behçet Cantürk’ün ruhsatında imzası olması gibi bahsettiğiniz bu
konu ve dışında Aksu ile ilgili neler söyleyeceksiniz?
Sedat PEKER: Öncelikle şunu söylemek isterim. Benim anlatmış olduğum şeyler
iddia değil gerçeklerdir. Bildiğim kadarıyla iddia tanımı, doğruluğu
kanıtlanmamış durumlar için kullanılır. Benim şu an anlatacağım her şey ispat
etmeye muktedir olduğum şeylerdir. bu şahıs ve averesiyle ilgili yaşadığımız
sorunlar, kurucusu olduğum Öztürkler İnternet Sitesinin, İçişleri Bakanının
şahsıyla bütünleşmiş olan “Eve dönüş yasası”na” karşı Avşa Adasında düzenlediği
protesto mitingi ile başladı.
Ben ve arkadaşlarım çıkarılan affa karşı değildik. Bunu da birçok kez deklare ettik. Devlet böyle uygun gördüyse affeder. Bizim sadece anlatmak istediğimiz şey, aftan yararlanacak kişilerin aileleri ile birlikte yerleştirileceği iller olarak gösterilen yerlerden sadece Mersin ilinin çıkarılmasını sağlamaktı.
Gençliğimin ilk yıllarından bu yana araştırmalarımda sıkça gördüğüm bir harita var, bu harita bizim güneydoğu bölgemiz ve bazı doğu illerimizi, Güney Kürdistan diye nitelenen Kuzey Irak’ta ki yerleşim yerlerini ayrıca da İran ve Suriye topraklarının da bir bölümünü kapsıyor.
Bana çok enteresan gelen şey ise, bu haritaların hepsinin içinde Mersin ilinin de bulunmasıydı. Mersin ili kurulacak bu sözde devletin denize çıkış kapısı olarak gösteriliyordu. Yaptığımız yürüyüşle konuya dikkat çekebilmemizi bir kenara bırakın, kamuoyunda aleyhimde bazı haberler çıkarılması suretiyle yürüyüşümüzün amacı kamuoyunun gözünden kaçırıldı.
Son zamanlarda ülkemizde
yaşanılan olaylarda en çok karışan vilayetimiz Diyarbakır. Onun rakibi konumunda
olabilecek tek yer ise Mersin ilimizdir.(Galiba benim ve arkadaşlarımın sahip
olduğu özelliğe, ön görü yeteneği deniyor) Şu an Mersin ilinin çektiği
sıkıntıları biz 3 sene önce anlatmaya çalıştık ve sonuç ortada. Bilecik
vilayetinde ikamet eden orada yatırımları bulunan, taşıma ruhsatlı silah
alabilmesi için hiçbir problemi olmayan bazı insanlara silah ruhsatı veren
Vali’yi görevden aldılar. İçişleri Bakanı’nın bu Vali’yi görevden almasının
sebebi beni tanıyan insanlara silah ruhsatı vermesiymiş. İyi ama bir insanın
beni tanıyıp, tanımadığı alnında yazmıyor ki. Vali nereden bilsin!
Görevden alınan Vali’yi tanımıyorum. Ama hakkında bildiğim (basından dolayı)
birçok şey var. Bunların bence en önemlisi, görev yaptığı her yerde terörün
hedefi olması ve birçok kez öldürülmek amacıyla saldırıya uğraması.
Devlet yönetimi böyle değerlendirmiş, bu özellikleri olan Vali’yi de görevden
almış olabilir. Bu kararı eleştirmemim benim haddim olmadığını biliyorum. Ancak
bu kararın, terör örgütünün en büyük finansörlerinden olan uyuşturucu kaçakçısı
Behçet Cantürk’ün kendisine taşıma ruhsatı veren bir kişi tarafından alınmış
olması üzülmemi sağlamakta ve canımı yakmaktadır. Allah aşkına bunları kimse
görmüyor mu?
Türkiye’de başka vilayet mi yok?
Neden göçün çoğunluğu
özellikle Mersin iline ve çevresine yapılıyor?
İnsanların paraya zafiyet duyması bu yüzden de kanuni sınırları zorlamsı her
zaman görülmüş ve duyulmuş bir şeydir. Bu yüzden Bakan beyin oğlunun en yakın
arkadaşlarından birinin İstanbul’un göbeğinde 5 yıldızlı otel casinoları gibi
rahat bir şekilde kumarhane çalıştırmasını anlayabilirim yada bir başka yakın
arkadaşının son birkaç sene içersinde yaptığı yakıt kaçakçılığı sayesinde 8–10
tane deniz tankeri ve aynı sayıda da benzin istasyonu satın aldığını da normal
karşılayabilirim.
27 yaşında Diyarbakır ilinin vergi rekortmeni olmuş bir insanı, tasarlayarak
öldürmekle ilgili gözaltına alınan kişileri tanımasını ve çok yakını olmalarını
da normal karşılamamızda hiçbir sorun yok.
Ancak bu kişilerle ilgili yapılan tahkikatlar daha neticelenmeden, tahkikat
yapan şubenin müdürünün görevden alınmasını ben değil hiç kimse normal
karşılayamaz.(Hele ki şube müdürünün İl Emniyet Müdürü tarafından birçok kez
görevden alınmak istemesine müsaade etmeyen İçişleri Bakanlığı olduğunu
bilirler)Bu şube müdürü bizim de iddia ettiğimiz gibi haksız tahkikatlar yaptığı
için görevden alındıysa bizlerin tahkikatlarının da tekrar baştan ele alınması
doğru bir şey olmaz mı?
Hayır, bu adam tahkikatları çok başarılı yaptı diyorsanız o zaman neden bu adamı
en yakın arkadaşınızı gözaltına aldığı anda sürgüne yolladınız?
Bu anlattığım olaylar çok gizili, bilinmeyen şeyler değil, polis muhabiri olarak
görev yapan bütün gazeteciler tarafından bilinmektedir. Fakat bu konu basın
kuruluşlarının hiçbir tanesinde yer almadı (Bazılarında yüzeysel olarak bir iki
satırı saymazsak)
Tutuklandığım esnada derginizde şöyle bir yazı vardı “kendisi devamlı gülüyor
ama toplumun, sahip olduğu kirli ilişkiler ortaya çıktıkça midesi bulanıyor”.
Benim dosyamda mide bulandıracak hiçbir kirli ilişki yok bu anlattığım haberin
basında yer almaması ancak ikili ilişkiler sayesinde olabilir. Bana sorarsanız
mide bulandıracak kirli ilişkiler işte bunlardır.
Röportajımı sonlandırmadan önce söylemek istediğim şey şudur;
Sinirli olabilirim, ancak ben akıllı bir insanım. Yolumun kesişme ihtimali olan
mahalle karakolunun baş komiserine henüz 16 yaşındayken yalakalık sınırlarının
içine girmeyecek biçimde saygı gösterirdim. Çünkü mahallede yaptığımız
kavgalardan dolayı, karşılaşmamız kaçınılmazdı.16 yaşındayken bu zekâ ve
öngörüye sahip olan ben 35 yaşına geldiğimde akıl sağlığı mı kaybettim. Gelecek
hayatımda suç işlemeyi düşünecek olsam veya o an işlemiş olsaydım, her halde
kabinenin en güçlü bakanlarından birinin ismiyle özdeşleşmiş, bir af kanunu
protesto mitingi düzenleyerek karşı çıkmazdım. Büyük bir zevkle tekrardan
söylüyorum: Ne şu an, ne de bundan sonra bana kimse suç işlettirmeyi başaramaz,
bu zevki kimseyi vermeyeceğim.
SEDAT PEKER